Maneviyat

Yüce Kur'an insanın bu üç dereceli hali için üç kaynak tayin etmek suretiyle bu tasnife riayet eylemiştir. Başka bir deyimle Kur'an, içinden bu üç halin fışkırıp aktığı üç memba zikretmektedir.

BİRİNCI HAL:

Bunlardan insanın cismanî halini tevlid eden birincisine Nefs-i Emmare denilir ki, kontrol altına alınmayan veya kötülüğe meyyal olan ruh manasına gelir. Nitekim Kur'anda

"İnsanın nefsi ona kötülüğü emredicidir" (1) buyurulmuştur.

İnsanı kötülüğe meylettirip adalete ve ahlâka aykırı yollara saptırmağa çalışmak ve insanın mükemmelliğe ve ahlâkî üstünlüğe ulaşmasına engel olmak Nefs-i Emmarenin vasfıdır.

Devamını oku...

Bazı insanlar ne zaman rüya görürlerse görsünler hep korkutucu unsurlar içeren rüya görürler. Öte yandan bazılarına hep müjdeleyen rüyalar nasip olur. Eğer rüyaların arkasında Allah’ın eli varsa bu olay neden böyledir? Neden bir tip insan hep korkutan rüyalar görürken diğer tipi hep müjdeleyen rüyalar görsün? Her iki grubun her iki tipten rüya görmesi gerekmez miydi?

Bunun cevabı şudur ki bu, rüyanın hadis-ün-nefis[1] olup olmamasına bağlıdır. Eğer görülen rüyalar hadis-ün-nefis sınıfına giren rüyalarsa ne korkutmaları zarar verir ne de müjdelemeleri fayda verir. Her iki durumda bu rüyalar boşa giderler; netice doğurmazlar. Bu durumda gören insanlar arasında da fark yoktur; ikisi Allah’ın nezdinde aynı seviyede olabilirler. Rüyaları kendi zihinlerinin uydurduğu şeyler olduğu için fayda veya zarar söz konusu değildir. Eğer durum buysa zaten itiraz edilecek bir tarafı kalmıyor çünkü İslamiyet kendisi de hadis-ün-nefis adlı rüyaların varlığını kabul ediyor.

Denilebilir ki her ne kadar bunlara hadis-ün-nefis dense de bazen gerçekleşirler ve bu durumda bir grup zarar görüyor; diğeri ise fayda. Bu kadar net bir sonuç ortadayken iki grubu nasıl aynı kefeye koyabiliriz.

Devamını oku...

Genellikle verilen cevap. “İyilik yap işte, kötülüklerden de sakın” şeklindedir. Ama herkesin çok iyi bildiği gibi birçok insan “biz Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduk, hadis kitaplarını yaladık, Vâdedilen Mesih’in yazdığı kitapları da okuduk ama tam olarak günahtan arınmış, iyilikleri cezp etmiş sayılamayız. Şimdi söyleyin; bizim ilacımız nedir?” diyorlar. Bu gösteriyor ki yaklaşımımız klasik olmamalıdır. Biz bu soruya “tüm irade ve isteğe rağmen neden insan günahtan kurtulamıyor” açısından yaklaşmak durumundayız. Bu açıdan bakınca bu konuşmamın “İrfan-ı İlahi” adlı konuşmamla da kısmen örtüşeceğini hissettim ve bu yüzden o konuşmamı da bir daha okudum. Okuyunca fark ettim ki zaten ben orada bu konuları detaylı anlatacağım diye söz vermişim. Sözümü yerine getirme fırsatı verdiği için Rabbime şükrediyorum.

Sonra düşünmeye devam edince çok eski bir rüyamı hatırladım. Vâdedilen Mesih’in vefatından bir iki ay sonra bu rüyayı görmüştüm ve o zaman bir anlam verememiştim. Rüyamda kendimi namazdan sonra otururken gördüm ve elimde Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazdığını sandığım “Minhacul-Talibiin” adlı bir kitap var. Yani “arayanların yolu”. Rüyamda bu kitabı okudum ve bir yere koydum. Sonra bunu Vâdedilen Mesih’in birinci halifesine vermem gerektiğini hatırladım ve kitabı aramaya başladım. Birde baktım ki bulamıyorum ama ararken başka bir kitap buldum. Tam o esnada dilim bu sözleri tekrar etmeye başladı;

[1]

yani “Rabbinin ordularını Ondan başka kimse bilmez.”

 

Devamını oku...

“Biat eden, yalnız Allah rızası için O’nun bütün yaratıklarına dert ortağı olmakla meşgul olacak ve elinden geldiğince Allah tarafından kendisine bağışlanan kuvvet ve nimetleri yine insanlığın yararı için kullanacaktır.” (Biatın Dokuzuncu Şartı)

Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Allah’a kulluk edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, düşkünlere, akraba komşulara, akraba olmayan komşulara, yakın arkadaşlara, yolculara ve sahip bulunduğunuz kimselere iyilik edin. Allah, kibirlenip böbürlenenleri hiç sevmez,” der.[1]

 

Devamını oku...

[1]

Bundan sonra âyeti kerimede “Onlar verdiklerimizden harcarlar” buyrulmuştur. Bu âyette takva sahibi için “mimmâ” kelimesi kullanılmıştır. Çünkü o bu makamdayken kördür. Bu yüzden Allah (c.c.) bu kelimeyi kullanmıştır. Bu yüzden Allah’ın (c.c.) verdiklerinden bir miktarını Allah (c.c.) yolunda da harcar. Ama gerçek şudur; eğer o sağlam bir göze sahip olsaydı o zaman zannettiği gibi kendisinin hiçbir şeyin sahibi olmayıp her şeyin sahibinin Allah (c.c.) olduğunu anlayacaktı. Ama bu takva makamına özgü hicaplardan biridir. Bu durumda ondan istenen Allah’ın (c.c.) verdiğinden bir miktar vermesidir. Peygamber Efendimiz son hastalığı esnasında Hz. Ayşe’ye (r.a.): “Evimizde ne var” diye soruyor. Hz. Ayşe, evde bir dinarın bulunduğunu söyleyince, Efendimiz “bir dinarın bile bizde bulunması şanıma yakışmaz” buyurdu. (Yani onun sadaka edilmesini istedi.) Peygamber Efendimiz takva makamından daha öte makamların sahibi olduğundan dolayı, onun için “mimme” şeklindeki kelime kullanılmadı. Çünkü bir miktarı evde saklayıp bir miktarı Allah (c.c.) yolunda harcamak köre yakışır. Ama takva makamı ve bu davranışın her ikisi, lazım-ı melzumdur[2]. Allah (c.c.) yolunda bu kadar vermesi bile nefsiyle bir mücadeledir. Ama Peygamber Efendimiz hiçbir şeyi (evinde) saklamayıp hepsini Allah (c.c.) yolunda harcadı.

Devamını oku...

Acele eden ve sabırsızlanan şeytanın kucağına düşer. Bu yüzden takva sahibi sabırsızlık ve acelecilikle de savaşmak zorundadır. Bustan isimli kitabında bir âbidden  şöyle söz edilmiştir: “Âbid her ibadet ettiğinde ona: “Sen Allah (c.c.) indinde reddedilmiş birisin” diye ses gelir. Bir gün onun müritlerinden biri de ona gelen sesi işitip mürşidine: “Artık hakkında karar verilmiştir. Bundan ötürü daha çok yalvarmanın bir anlamı yok” der. Müridin bu sözlerini duyunca âbid çok ağlar ve müridine: “Ben O’nu bırakıp nereye gideyim. O’nun dergâhında lanetli olarak kalmaya dahi razıyım. Hiç değilse O bana lanetli diye hitap ediyor” der. Bu tartışmaları daha sona ermemiş-ti ki, mürşide: “Sen indimde makbulsun” şeklinde bir ses gelir. Dikkat edin! Bu onun gösterdiği sabır ve sebatın sonucuydu. Ulu Allah (c.c.):

Devamını oku...

Dünya lanetlerinden korkmayınız, çünkü onlar duman gibi göz açıp kapanıncaya kadar dağılıverir ve gününüzü geceye çeviremezler. Bunun yerine siz, gökten inen ve üzerine düştüğü insanın her iki cihanda kökünü kazıyan Allah’ın (c.c.) lanetinden korkunuz. Siz iki yüzlülük ile kendinizi kurtaramazsınız, çünkü var olduğuna inandığınız yücelerin yücesi Allah (c.c.), sizin içinizde olan ve biteni görür ve bilir. Öyleyse O'nu nasıl aldatabilirsiniz? Bundan dolayı dürüst, temiz, iyi niyetli ve öz olunuz. Eğer içinizde zerre kadar bir karanlık kalmışsa, bütün aydınlığınızı silecek ve eğer kalbinizin bir köşesinde kibir yahut iki yüzlülük veya kendi kendinizi beğenmek veyahut da tembellik varsa Allah (c.c.) indinde siz kabul edilebilir bir şey değilsiniz. Yalnız bir kaç şeyi alıp, yapıp, lâzım olanı yaptık diye kendi kendinizi aldatmayasınız, çünkü Allah (c.c.), varlığınız üzerinden tam bir inkılâp geçmesini ister ve O, sizlerden bir ölümü istemektedir. Ondan sonra O, sizi tekrar diriltecektir. Onun için sizler hemen aranızda barışınız ve kardeşlerinizin kabahatlerini bağışlayınız. Çünkü kardeşi ile barışmak istemeyen hayırsız ve yaramazdır. O, ayrıcalık yarattığı için kesilip atılacaktır. Sizler her yönden nefsâniyetinizi bırakınız ve aranızdaki anlaşmazlığı gideriniz. Doğru olmanıza rağmen sanki hatalıymış gibi davranarak kendinizi küçük gösteriniz ki bağışlanasınız. Gurur ve kibrinizi arttıran ve sizi kaba gösteren her şeyi terk ediniz, çünkü içeriye girmek için davet edildiğiniz kapı, şişman bir kişinin girebileceği bir kapı değildir.

Devamını oku...

Sahipzade Abdullatif hazretleri Afganistan’ın çok büyük âlimlerinden biriydi ve hem âlim hem de büyük irfan sahibi, keşif sahibi bir insandı.

Bu zat Afganistan’dan hac iradesiyle çıktı, fakat oradan direk gidilemediği için Hindistan’a geldi. O esnada Vâdedilen Mehdinin zuhur ettiğini duyunca ve Vâdedilen Mehdinin kitaplarını okuyunca onun aynen Resulüllah (sav)’in müjdelediği kişi olduğunu anladı. Ve Resulüllah (sav)’in bütün emirlerini yerine getirmeden, özellikle de böyle bir kişi geldiyse ona tabi olmadan ve onun izni olmadan hacca gitmem uygun değildir diyerek, önce ona gitmem lazım, ona tabi olmam lazım sonra onun müsaadesiyle hacca gitmem lazım dedi.

Devamını oku...

Resulüllah (s.a.v.)’e biri gelerek "Kıyamet ne zaman kopacak" diye sorduğunda Yüce Peygamberimiz de o şahsın kıyamet için ne gibi bir hazırlık yaptığını sorarak ona etkileyici ve derin anlamlı bir cevap vermiştir. Kişi onun ne zaman geleceğini merak etmekten ziyade, kendisinin o gün için hazır olup, olmadığı üzerinde durmalıdır.

Son hutbemde ben, cemaatin Yaradana kişisel olarak, manen erişebilmesi için dua da bulunulması gerektiği üzerinde durmuştum.

Bugünkü, konuşmamda ise kıyamet günü Allah (c.c.) ile karşılaşılabilmesinde yardımcı olacak birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum. Herkes Allah (c.c)’nun huzurunda hazır bulunacaktır. O zaman, Allah (c.c)’nun huzurunda bulunmak için bu dünyada ne gibi bir hazırlık yapılmalıdır? Ayrıca kişinin şahsi olarak manevi gelişimi sayesinde bu dünyada iken Allah (c.c.) ile dostluk kurması nasıl mümkündür? Bu ilişki "lika" olarak adlandırılmaktadır.

Devamını oku...

Sufilere göre ilerlemenin iki yolu vardır. Birincisi sülûk olup ikincisi de cezb’dir. Sülûk bir insanın kendi rızası ve iradesiyle Allah (c.c.) ve Resulünün emirlerine uymasıdır.

Kur’ân-ı Kerim bu konuyu şöyle açıklar:“Sen de ki; Allah’ı (c.c.) seviyorsanız bana uyun, (o zaman) Allah (c.c.) da sizi sevecek.”[1]

Şimdi Peygamber Efendimizin çektiği sıkıntıların benzeri dünyada yoktur. O bir gün bile rahat edemedi. Gerçekten ona uymak isteyen, bütün gücünü harcayıp, büyük bir çabayla, onun her sözüne ve fiiline uymaya çalışacaktır. Çünkü her cihetten ona uyan tam manasıyla arkasından yürüyendir.

Allah (c.c.) tembel kimseyi sevmez. O Allah’ın (c.c.) gazabına uğrar. Allah (c.c.) Peygamber Efendimize uymamızı istemektedir. Nitekim salik öncelikle Resulüllah’ın hayatını incelemeli ve onu uygulamalı. Sülûk işte bu demektir. Bu yol sayısız sıkıntı ve zorlukla doludur. Bunların hepsine katlandıktan sonra insan salik makamına ulaşır. 

Devamını oku...

Sulûk yolunda iki grup mübarektir.

Bunlardan biri “din-ül acâiz[1]”i tercih edenler. Onlar şeriatın kaba emirlerine tabi olurlar. Şeriat emirlerini olduğu gibi uygulayıp kurtuluş sahibi olurlar.

İkincisi ise himmetlerini daha da yüksek tutup hiç yılmadan şeriatın ince emirlerine uyan ve eninde sonunda hedeflerine varan kimselerin gurubudur.

Ama adımını “din-ül acâiz”den ileriye atıp sulûk yolunu tamamlayamayan kimse ne şanssızdır. Bunlar eninde sonunda ateist olurlar. Çünkü bazıları: “Biz namazlarımızı kıldık, çileler çektik, ama hiçbir yarar görmedik” derler. Mesela, Mansur Mesih isimli kişi de: “Şeyhlere gidip çileler çekmeme rağmen hiçbir faydasını göremeyince ben İslâm dinini terk edip Hıristiyan oldum” şeklindeki beyanatta bulunmuştur.

Devamını oku...

İlgili Diğer Konular

Ziyaret Sayacı



Ziyaretciler

Bugün: 4
Dün: 70
Geçen Hafta: 483
Bu Ay: 4
Geçen Ay: 2951
Toplam: 111905

Ülkeler

78.8%Turkey Turkey
7.9%Germany Germany
2.9%United States United States
1.3%Netherlands Netherlands
1.2%United Kingdom United Kingdom