Maneviyat

Sahipzade Abdullatif hazretleri Afganistan’ın çok büyük âlimlerinden biriydi ve hem âlim hem de büyük irfan sahibi, keşif sahibi bir insandı.

Bu zat Afganistan’dan hac iradesiyle çıktı, fakat oradan direk gidilemediği için Hindistan’a geldi. O esnada Vâdedilen Mehdinin zuhur ettiğini duyunca ve Vâdedilen Mehdinin kitaplarını okuyunca onun aynen Resulüllah (sav)’in müjdelediği kişi olduğunu anladı. Ve Resulüllah (sav)’in bütün emirlerini yerine getirmeden, özellikle de böyle bir kişi geldiyse ona tabi olmadan ve onun izni olmadan hacca gitmem uygun değildir diyerek, önce ona gitmem lazım, ona tabi olmam lazım sonra onun müsaadesiyle hacca gitmem lazım dedi.

Devamını oku...

Resulüllah (s.a.v.)’e biri gelerek "Kıyamet ne zaman kopacak" diye sorduğunda Yüce Peygamberimiz de o şahsın kıyamet için ne gibi bir hazırlık yaptığını sorarak ona etkileyici ve derin anlamlı bir cevap vermiştir. Kişi onun ne zaman geleceğini merak etmekten ziyade, kendisinin o gün için hazır olup, olmadığı üzerinde durmalıdır.

Son hutbemde ben, cemaatin Yaradana kişisel olarak, manen erişebilmesi için dua da bulunulması gerektiği üzerinde durmuştum.

Bugünkü, konuşmamda ise kıyamet günü Allah (c.c.) ile karşılaşılabilmesinde yardımcı olacak birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum. Herkes Allah (c.c)’nun huzurunda hazır bulunacaktır. O zaman, Allah (c.c)’nun huzurunda bulunmak için bu dünyada ne gibi bir hazırlık yapılmalıdır? Ayrıca kişinin şahsi olarak manevi gelişimi sayesinde bu dünyada iken Allah (c.c.) ile dostluk kurması nasıl mümkündür? Bu ilişki "lika" olarak adlandırılmaktadır.

Devamını oku...

Sufilere göre ilerlemenin iki yolu vardır. Birincisi sülûk olup ikincisi de cezb’dir. Sülûk bir insanın kendi rızası ve iradesiyle Allah (c.c.) ve Resulünün emirlerine uymasıdır.

Kur’ân-ı Kerim bu konuyu şöyle açıklar:“Sen de ki; Allah’ı (c.c.) seviyorsanız bana uyun, (o zaman) Allah (c.c.) da sizi sevecek.”[1]

Şimdi Peygamber Efendimizin çektiği sıkıntıların benzeri dünyada yoktur. O bir gün bile rahat edemedi. Gerçekten ona uymak isteyen, bütün gücünü harcayıp, büyük bir çabayla, onun her sözüne ve fiiline uymaya çalışacaktır. Çünkü her cihetten ona uyan tam manasıyla arkasından yürüyendir.

Allah (c.c.) tembel kimseyi sevmez. O Allah’ın (c.c.) gazabına uğrar. Allah (c.c.) Peygamber Efendimize uymamızı istemektedir. Nitekim salik öncelikle Resulüllah’ın hayatını incelemeli ve onu uygulamalı. Sülûk işte bu demektir. Bu yol sayısız sıkıntı ve zorlukla doludur. Bunların hepsine katlandıktan sonra insan salik makamına ulaşır. 

Devamını oku...

Sulûk yolunda iki grup mübarektir.

Bunlardan biri “din-ül acâiz[1]”i tercih edenler. Onlar şeriatın kaba emirlerine tabi olurlar. Şeriat emirlerini olduğu gibi uygulayıp kurtuluş sahibi olurlar.

İkincisi ise himmetlerini daha da yüksek tutup hiç yılmadan şeriatın ince emirlerine uyan ve eninde sonunda hedeflerine varan kimselerin gurubudur.

Ama adımını “din-ül acâiz”den ileriye atıp sulûk yolunu tamamlayamayan kimse ne şanssızdır. Bunlar eninde sonunda ateist olurlar. Çünkü bazıları: “Biz namazlarımızı kıldık, çileler çektik, ama hiçbir yarar görmedik” derler. Mesela, Mansur Mesih isimli kişi de: “Şeyhlere gidip çileler çekmeme rağmen hiçbir faydasını göremeyince ben İslâm dinini terk edip Hıristiyan oldum” şeklindeki beyanatta bulunmuştur.

Devamını oku...

İlmin üç derecesi vardır. İlm-ül yakîn, ayn-ül yakîn ve hakk-ül yakîn.

İlm-ül yakîn, yani bir yerde duman görüp orada ateşin bulunduğu hakkında bilgi sahibi olmak.

Ayn-ül yakîn yani kendi gözüyle ateşi görmek.

En üst derece Hakk-ül yakîndir yani ateşe elini sokup onun yakıcılığından dolayı ateşin ateş olduğunu bilmek.

Bu üç dereceden hiçbirine sahip olamayan kimse, ne şanssızdır! Bu âyete göre üzerinde Allah’ın (c.c.) lütfu bulunmayan, körü körüne, taklide yakalanmıştır. Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerim’in bir yerinde:

“Bize kavuşmak için çaba harcayanları, yollarımıza elbette eriştireceğiz”[1] diye söz vermektedir.

Devamını oku...

Allah’ın (c.c.) dostlarına bu dünyada meleklerin görünmesi İlâhî bir nimettir. Ölümden sonraki hayat imanîdir. Ancak takva sahibine o hayatı, bu dünyadayken gösterilir. Onlar hayattayken Allah’ı (c.c.) görürler. Onunla konuşurlar. Bu yüzden eğer bir kimse bu makama ulaşamamışsa, onun ölümü ve bu dünyadan göçü çok korkunç olur.

Mehdi (a.s.)'ın şöyle bir sözü vardır: “Eğer bir kimseye hayattayken bir tek doğru rüya bile nasip olmadıysa o zaman onun sonu çok tehlikelidir.”

Kur’ân-ı Kerim bunu takva sahibinin alameti olarak zikretmektedir.

İyi dinleyiniz! Mümin kimsenin özelliği işte budur. Herkim bu alametten yoksunsa, o takvadan da yoksundur. Nitekim bu alametin şahsımızda da gerçekleşmesi için hepimiz Allah’a (c.c.) yalvarmalıyız ki, O, bize de Kendisi ile konuşma şerefini, rüya ve keşf feyzini nasip etsin. Takva sahibine sayılamayacak kadar bereket verilir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’in ta başında Fatiha Suresinde Allah (c.c.) müminlere şu duayı etmeyi emretmektedir.

Devamını oku...

Kim Müttakiye Gelirse O da Kurtarılacaktır

İnsanoğlu bir sürü musibet ve derde yakalanırken takva sahibi bunlardan korunmaktadır. Hatta ona gelenler bile bu dertlerden kurtarılır. Dert ve musibetlerin haddi hesabı yoktur. İnsanın içi bile binbir türlü afetlerle doludur. Hastalıklara bir göz atınca, sadece onlar bile, binlerce derde sebep olmaya kâfidirler. Ama takva kalesinde olan, bunların hepsinden korunur. Bu kale dışındakiler, her tarafı vahşi hayvanlarla dolu bir ormanın içindedirler.

Takva Sahibine Bu Dünyadayken Doğru Rüyalarla Müjde Verilir

Takva sahibine Allah’ın (c.c.) verdiği başka bir söz: “Takva sahibine bu dünyadayken doğru rüyalarla müjde verilir[1]”.

Hatta bundan da öte onlar keşf[2]  sahibi olurlar.

Daha da ilerleyince Allah (c.c.) ile konuşma şerefine nail olurlar.

Devamını oku...

Allah Dostlarına Verilen Berekete Nail Olmanın Yolu

İnsan Allah’a (c.c.) olan imanını fiilen ispat etmedikçe, Allah’ın (c.c.) yakın dostlarına verilen feyiz ve bereketi elde edemez. İmanen ve fiilen son derece yüksek makama ulaştıkları ve Allah’ı (c.c.) her şeyden üstün tuttukları için onlara bu feyiz ve bereket verilir. Boş bir dille zikretmek veya tesbih çekmek İslâmiyet demek değildir. Allah’ın (c.c.) özel lütuf ve yardımına mazhar olunsun diye, insan gerçek bir çaba gösterip yüksek makama ulaşmalı.

Şimdiye kadar geçen peygamberler ve evliyaların hepsi son derece pak ve temiz idiler. Onlar diğer insanlar gibi göstermelik bir oruç tutmak, zekât vermek, namazda rükuyla secde edip Fatiha’yı okumakla kalmayıp, varlıkları üzerinden öylesine bir ölüm geçirmişlerdi ki gözlerinde dünya bir ölü,  varlık olarak da yalnızca Allah (c.c.) kalmıştı. Dertlerin çaresi ve hakiki Rab olarak sadece O’na inanırlardı. Gerçek bağları sadece O’nunla idi. Her an aşkıyla sarhoş idiler. Bu makama ulaşmış olanlara yardımda bulunup onlara gaybî bir destek sağlamak ve her yolda onlara zafer kazandırmak öteden beri Allah’ın (c.c.) değişmez kanunudur.

Eğer insan bir haramiyi veya hırsızı içtenlikle severse ve hırsızda sevildiğini bilirse en azından kendisini seven kimsenin evini soymaz. Düşünmeye değer! Eğer sevgimizden dolayı hırsız ve haramilerden bile bu kadar iltifat alabiliyorsak, o zaman Allah’tan (c.c.) lütuf inmez mi acaba?[1]

Devamını oku...

Cemaatimin iyiliği için takva hakkında nasihatte bulunmak gereğini hissettim. Çünkü her aklı başında olan, Allah’ın (c.c.) takvadan başka, hiçbir şeye razı olmayacağını bilmektedir.

Allah: 

İyi bil ki, Allah (c.c.) daima takva yolunu tutmuş, ihsan edenlerden (iyi işler yapanlardan) yanadır[1] buyurmaktadır.

Bizim cemaatimizin özellikle takvayı kucaklamaya ihtiyacı vardır. Çünkü onlar Allah (c.c.) tarafından görevlendirilen bir İlâhî elçi’nin eline el verip bi’at etmişlerdir. Bu İlâhî elçi şirk, haset, kin vs. gibi hastalıklara yakalanmış insanoğlunu kurtarmaya geldi. Bir insan, hastalığı ister küçük olsun ister büyük, eğer onun tedavisi için zahmete katlanmazsa hiç iyileşemez. Yüzümüzdeki ufacık bir leke bile: “Bu leke büyüdükçe bütün yüzümüzü kaplayabilir” diye bizi endişelendirir. Aynen buna benzer, ufacık bir günah lekesi, insan kalbinde peydahlanır. Ama bu küçük leke, tembellik gösterildiği zaman büyüdükçe büyür ve bir gün kalbimizi karartır. Bu küçük günah aslında, bir gün büyüyüp yüzümüzü kaplayacak olan ufacık bir lekeye benzer.

Devamını oku...

Birçok kişi ibadetlerinden imani lezzeti alamadıklarından şikâyetçidir.

Bunlar "Öyle bir püf noktası söyle ki, biz ilahi irfana varalım." diye sorarlar.Bu insan yaratılışının gayesidir. İlahi irfan yollarının insan tarafından bilinmesi lazımdır.

İrfan Arapça bir kelimedir. İlim ve irfan benzer kelimelerdir. İlim manası itibariyle genel bir anlam taşır. İrfan ise özel bilgiyi ifade eder. İrfan'ın en güzel tarifi "Allahü Teâlâ’yı tanımaktır:"

İlahi irfan; bir insan Allah (c.c.)'ın sıfatlarını öğrendi. Bunu sadece okuyarak öğrendi diyelim. İşte ilahi irfan bu sıfatların o insanda görülmesiyle olur. Yani sadece bilgi olarak değil, insanın yaşayarak bu sıfatları öğrenmesi ile.

Bir insan Allah (c.c.)'ın birliğine inanırım diyorsa o irfan sahibidir denemez. Çünkü onun sahip olduğu sadece onun bilgisidir.

Devamını oku...

Allah (C.C.) Rahim ve Kerim olduğunu gibi Kahhâr (kahredici) ve Müntekim'dir (intikam alıcı) de.

O, laf kumkuması çok olup fiilen uyuşuk olan bir toplumu cezalandırır.

Böyle bir toplumu cezalandırmak için O, üzerlerine kâfirleri musallat eder.

Tarih bilen biri, Müslümanların katliamının birkaç kere kâfirler tarafından gerçekleştirildiğini çok iyi bilir. Halbuki Allah (C.C.) Müslümanlara yardım sözü vermişti. Buna rağmen Müslüman yenik düşmüştü.

Bunun sebebi de: "Dillerinin La İlahe İllallah (C.C.)" deyip gönüllülerinin dünya sevgisiyle dolu olmasıydı.

Devamını oku...

İlgili Diğer Konular

Ziyaret Sayacı



Ziyaretciler

Bugün: 17
Dün: 85
Bu Hafta: 286
Geçen Hafta: 370
Bu Ay: 656
Toplam: 99575

Ülkeler

82%Turkey Turkey
7.6%Germany Germany
2.6%United States United States
1.4%United Kingdom United Kingdom
1.4%Netherlands Netherlands