Allah (c.c.)

Daha önce de dediğim gibi şirk konusunda insanlar yanlış tartışmalara giriyorlar ve bu tartışmalar bir türlü sonuçlanmıyor. Aslında bu konu farklı bir şekilde ele alınmalı. Örneğin “secde etmek doğrumudur?” diyeceğimize “secde bile edilecek bir varlık varsa Onu bize getirin” demek lazım. Kûr’ân-ı Kerîm bu yöntemi seçmiştir ve neticesinde müşrikleri mantıken yenmiştir. Artık hiçbir müşrik tek Allah’a inanan birisine karşı mantık yürütemez. Örneğin Kûr’ân-ı Kerîm’in şu ayetini sunayım; [1]

Yani atalarınızın uydurmuş oldukları bazı isimler dışında bir şeyin ibadetini yapmıyorsunuz. Bunlar hakkında Allah hiçbir delil vermemiştir. Kendi kudretini başkasına verme hakkı da sadece Allah’ındır sizin değildir. Bu durumda sizin taptıklarınıza kudreti kim verdi? Allah tarafından gelen elçilerin hepsi sadece O’na ibadet edilsin diye söylemişlerdir ki doğru ve sağlam yol budur. Ama insanların çoğu bilmiyor.

Devamını oku...

Eğer dirilerin duasını aramak şirk değilse ölülerin duasını aramak neden şirk olsun? Üstüne üstlük hadislerden ölülerin bizi duyabildikleri de anlaşılıyor. Her şeyden evvel doğanın kanununun ötesinde kalan işler için ne ölüden ne de diriden bir şey istenemez. Zaten diriden de bir şey istemiyoruz, sadece dua etmesini rica ediyoruz. Ölüler bizi duyabiliyor olabilirler ama unutulmamalıdır ki bu duymaları ancak özel durumlarda ve Allah’ın izniyle olur. Ağzımızdan çıkan her şeyi duymazlar. Sadece dünyadaki akraba ve yakınlarla bir bağı kalsın diye Allah’ın izniyle bazı özel şeyleri duyabiliyorlar. Bu durumda duyup duyamayacağı bile belli olmayanlara dua için rica etmek boşa kürek çekmeyi benzer. Bu zamanı böyle heba edeceğimize doğrudan Allah’a dua etmek çok daha mantıklıdır.

Devamını oku...

Maddi olmayan bir Tanrıya ortak koşmak ne demektir? Bu soru da asırlardır insanlığı düşündürüp durmuştur. Tek Tanrıya inananlar bile bazen müşrik olmakla suçlanmışlardır. Gerçekten de böyle insanların hayatlarında, kalbimizin derinliklerinde hor gördüğümüz veya hoşlanmadığımız bazı unsurlar görürüz. Unutulmamalıdır ki şirk meselesi o kadar basit bir mesele değildir. Tersine son derece ayrıntılı ve ince bir konudur. Bu sebeptendir ki inanç olarak şirke karşı olmalarına rağmen davranış olarak birçok kavim şirkin içinde olur. Böyle olmaları şirkin anlamını tam anlayamadıklarındandır. Gerçek şudur ki şirkin tek bir tarifi yoktur. Ancak farklı durumlar için farklı bakışlar yaratarak bunu anlamak mümkündür. İnsanlar bunu tek bir cümleyle toparlamaya çalıştıkça bu mesele ellerinden kaçmaya mahkûmdur. Bana göre bu meseleyi anlamak için aşağıdaki sınıflandırma çok faydalıdır.

Birincisi; Aynı anda birden fazla ve güçleri eşit olan, kâinatın sahibine ve hükümdarına inanmak şirktir. Bu şirk filzat tır.

İkincisi; Aynı anda birden fazla ama güçleri paylaşılmış varlıklara inanmak da şirktir. Bu durumda hepsi neyin yapılacağı konusunda fikir yürütmelerine rağmen paylaşılmış güçlerine göre hareket ederler. Bu da şirk filzat tır.

Devamını oku...

Peygamber Efendimize (s.a.v.) Verilen Ruhanî Rızk

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ümmi (okuma yazması olmayan) olmasına rağmen bütün dünyaya meydan okudu. Meydan okuduğu insanlar arasında Kitap Ehli ve filozoflar dâhil olmak üzere her cinsten bilgin vardı. Ama O, bunların hepsinin hatalarını ortaya koydu. Bu kendisine bahşedilen ve benzeri bulunmayan ruhani rızktan dolayı gerçekleşti.

Takva sahibi hakkında başka bir âyet-i kerimede “Allah’ın (c.c.) dostu sadece takva sahibi kimsedir” denmiştir. Az bir zahmete katlanmanın sonucu Allah’ın (c.c.) dostu olmak, ne büyük bir nimet!

Bugünlerde eğer iktidar sahiplerinden biri veya herhangi bir yetkili, birine: “Sen benim dostumsun” derse veya ona herhangi bir şekilde biraz ikram ve iltifatta bulunursa, onun havası hemen değişir ve böbürlenir. Ama bir düşünün, buna göre Allah’ın (c.c.): “Sen Benim dostumsun, evliyamsın” dediği kimsenin rütbesi ne kadar yüce olur.

 

Devamını oku...

Ateistlerin itirazının ikinci ve gerçek cevabı başkadır. Onlara diyoruz ki siz müminlerin yaptıklarının amacını tamamen varsaymışsınız. Önce hayali bir şey varsaydınız, sonra onu müminlere isnat ettiniz. Allah’a inanan birisi aslında kötülük yapmak istiyor ama Allah korkusundan dolayı iyilik yapıyor fikrini nereden varsaydınız? Ya da “aslında iyilik yapmak istemiyor ama oltanın ucundaki yemi görünce dayanamıyor” düşüncesini neye dayanarak varsaydınız? Bu gerçek bir mümine ithamda bulunmaktır.

Oysa gerçek bir mümin bu seviyesiz düşüncelerin çok üstündedir. Onun iyilik yapma veya kötülük yapmama sebebi ödül ve ceza değildir. Tek sebebi Allah’a inanmasıdır. Allah’ın dediğini yerine getirmek onun için insanlığın en temel vazifesidir. Fayda ve zarar kavramları aklının ucundan bile geçmemektedir.

Üçüncü olarak şunu diyebiliriz ki dinimizde iyiliği sevap için yapmak ve kötülükten korktuğumuz için sakınmak son derece ilkel ruhani seviyelerden bir tanesidir. “Namazı cennete gideceğim diye kılıyorum” diyen mümin aslında ince bir şirk yapmaktadır. Bu İslamiyet’in ruhuna aykırıdır.

Devamını oku...

Başka bir itirazda deniliyor ki Allah’a inanınca insan ahlakının güzelleşiyor olması gerek. Oysa görünene inanılırsa en rezil ahlaklara sahip olanlar din mensupları oluyorlar.

Hem batılı hem doğulu ateistler bu itirazı sunuyorlar. Hindistanlı ateistler diyorlar ki Allah’a Müslümanlar daha çok inanıyorlar. Oysa hapishanelerin mahkûmları arasında en çok Müslümanlar vardır.

Benzer şekilde Hinduların ve Hıristiyanların hatırı sayılır bir miktarı hapishanelerde çürümektedir.

Bunun cevabı basittir. Ahlaki çöküntü Allah’a inanmanın neticesinde değil, gerçekten inanmamanın neticesindedir. Birisinin sadece ağzıyla “Allah’a inanıyorum” demesi faydalı olabilir mi? Ağzımızla “Aspirin Aspirin” deyince ateşimiz düşüyor mu? Eğer düşmüyorsa sadece “Allah’a inanıyorum” demek nasıl faydalı olabilir?

Devamını oku...

Yedinci olarak “Âlim-ul-Gayb” sıfatını alalım.

Eğer insan normal şartlarda öğrenmesi imkânsız şeyleri bilir hale gelirse seçtiği kullarına bu bilgileri aktaran “Âlim-ul-Gayb” (Gayb[1] perdesinin arkasında kalanları bilen) bir zatın varlığı ispatlanmış olur.

Bazıları diyorlar ki böyle insanların gaybı bulmanın gizli bir yöntemini bulmuş olmaları mümkün değil midir? Belki bu yöntemi kullanarak evham dolu Allah kavramını ortaya atıyorlar. Ama bu itiraz yanlıştır. Eğer gerçekten gizli bir yöntem bulmuş olsaydılar neden bunu Allah’a mensup[2] etsinler ki? Neden Onu Yüce ve kendilerini bir hiç; Onu her şeyi bilen ve kendilerini hiç bir şey bilmeyen birisi olarak lanse edelerdi ki?

Meşhur mucit Edison bir şey icat ettiğinde ve diğer bilim adamları bir şeyi bulduklarında buluşlarını ulu varlıklara mı mensup ediyorlar? İstisnasız hepsi “biz yaptık; bizim değerimizi bilin” diyorlar. Ama “gayb” ile ilgili bir şey öğrenenler ilginç bir şekilde “bunda kişisel bir katkımız yoktur. Allah bize her şeyi anlatır ve biz ona göre hareket ederiz” diyorlar.

Ayrıca öğrenmiş oldukları gizli bir ilim olsaydı muhakkak evlatlarına aktarırlardı. Ama çoğu zaman böyle iddia edenlerin evlatları aynı iddiada bulunmuyor. Bunlar gösteriyor ki bu itiraz beyhude bir vehimdir. 

Devamını oku...

Altıncı olarak Allah’ın Şafi (şifa veren) sıfatını anlatacağım.

Eğer bazı durumlarda normalde mümkün olmayacak bir şekilde veya doğanın kanununa sanki aykırı bir şekilde bazı hastalar iyileşiyorsa, elinde şifa olan ve bu sıfatı zaman zaman kullanan bir varlık olduğuna inanmak zorunda kalırız.

Görüyoruz ki dünyada bazen mucizevî bir şekilde hastalar iyileşiyor. Bu bazen tedavileri için çaba bile göstermeden oluyor ve bazen de ilaçların fayda vermediği durumlarda olabiliyor.

Hayber savaşında bunun gibi olayların bir örneğini görüyoruz. Hz. Muhammed (s.a.v.) sahabeleri çağırıp “Hayber savaşında galibiyetimizi sağlayan, eline bayrak vereceğim kişi olacaktır” demiş. Hz. Ömer rivayet ediyor ki “zamanı gelince ben özellikle bakındım ki belki bayrak bana verilecek ama Hz. Muhammed (s.a.v.) bayrağı bana vermedi. O esnada Hz. Ali gelmişti ama gözleri çok ağrıyordu. Peygamber Efendimiz ağzının mübarek sıvısını Hz. Ali’nin gözlerine sürmüş ve hemen iyileşmiş olan Hz. Ali’ye bayrağı verip Hayber savaşının liderliğini ona havale etti.”[1]

Devamını oku...

Beşinci olarak Allah’ın “Hâlik” (Yaratan) sıfatını ele alacağım.

İlk başta yarattığı bu kâinatın dışında daha önceden var olmayan yeni maddenin yaratılışını ispat edebilirsek kudreti her şeye yeten bir Allah’ın varlığına dair inanılmaz bir delil bulmuş oluruz.

Bu sıfatın ispatı için Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatından bir olayı anlatacağım.

Bir seferinde arkadaşlarıyla bir yere giderken yolda yanlarına aldıkları su bitmiş. Tesadüfen oradan biraz suyu olan bir kadın geçiyormuş. Suyun kaynağının ne kadar uzakta olduğunu sorunca yaklaşık üç saatlik mesafede olduğu öğrenildi. Peygamber Efendimiz’in yanında bir leşker olduğu için ve su da tam bittiği için kadının kırbasını almış ve ağzını eliyle kapatıp herkese su dağıtmış. Su, Allah tarafından öyle bereketlendirilmiş ki hem herkesin ihtiyacı görülmüş hem kadına da kalmış[1].

Devamını oku...

Yine bütün peygamberler Allah’ın “Hafîz” (Koruyan) olduğunu söylemişlerdir.

Şimdi gelin inceleyelim. Olayların doğal akışının sağlayabileceği korumanın ötesinde ve dışında ayrıca koruyan bir zat var mıdır?

Eğer böyle bir zat’ın varlığı ispatlanırsa Allah’ın varlığı da ispatlanmış olur.

Bu sıfatın ispatı için Peygamber Efendimiz’in hayatını sizlere sunacağım. Mekke’dekiler onu öldürmeyi planlıyorlar ama Allah önceden haber verip oradan çıkmasını istiyor. Bu haberi alınca Muhammed (s.a.v.) oradan gece vakti ayrılıyor ama bazı sebeplerden dolayı yolda duraklamak zorunda kalıyor. Durakladığı yer Mekke’nin yakınında Sevr adında bir mağaradır. Bu mağaranın ağzı birkaç metre kare civarındadır. Savaşçı bir millet oldukları için takip etme ve arama konularında son derece uzmanlaşmış ekipleri olan Mekkeliler de ararken bu mağaranın ağzına kadar geliyorlar. Arama ekibinden birisi “ya Muhammed (s.a.v.) bu mağaranın içindedir ya da yer yarıldı ve içine girdi” diyor. Bu sesleri mağaranın içinde olan Muhammed (s.a.v.) de duyuyordu. Yanında olan Hz. Ebu-Bekir (r.a.) yakalanmaları durumunda Allah’ın elçisinin koruyamayacağı kadar zayıf olduğunu düşünüp kaygılanıyordu ama hakkında kaygılandığı ve asıl hedef olan o şahıs herkesi korkutabilecek böyle bir anda diyor ki; [1]

Devamını oku...

Üçüncü olarak Allah’ın “Mücib” sıfatını anlatacağım.

Elçisi olduğunu iddia edenlerin hepsi aynı zamanda Onun Mücib yani duaları kabul eden birisi olduğunu da söylemişlerdir.

Eğer hakikaten duaları kabul eden bir varlık bulunursa Allah’ın varlığı da ispatlanmış olur. Hatta onun “Semi” olduğu da aynı zamanda ispatlanmış olur. “Semi” söylediklerimizi dinleyen ve kulak veren birisine denir.

“Mücib” ise o söylediklerimizin içindeki duaları kabul eden birisidir. Dualarımızın kabul görmesi bu sıfatın ispatıdır. Allah öyle imkânsız görünen durumlarda dualarımızı kabul ediyor ki bunları gördükten sonra hala onun varlığını inkâr etmek ancak bir mecnunun işi olabilir. Vâdedilen Mesih’in dualarının öyle olağanüstü şekillerde kabul olduğunu gözümüzle gördük ki bundan sonra Allah’ın varlığı konusunda bir şüpheye düşmek mümkün değildir.

Kendim de bu konuda tecrübe sahibiyim ve defalarca dualarımın şaşırtıcı bir şekilde kabulüne şahit oldum.

Devamını oku...

İlgili Diğer Konular

Ziyaret Sayacı



Ziyaretciler

Bugün: 13
Dün: 84
Bu Hafta: 482
Geçen Hafta: 642
Bu Ay: 296
Geçen Ay: 2285
Toplam: 114920

Ülkeler

78.5%Turkey Turkey
8.1%Germany Germany
2.7%United States United States
1.3%United Kingdom United Kingdom
1.2%Netherlands Netherlands